Seni Sevmek

Posted: 9th Mayıs 2012 by admin in Genel

Seni sevmek, hazalım

acılar içinde kıvranan bir güvercinin

yüzündeki tebessüm olmaktır

seni sevmek, hazalım

özgür yaylalarda koşuşan bir ceylanın

yüreğine düşen korku olmaktır

hazalım seni sevmek

gökyüzünde bir mavi gül

ve okyanus ortasında bir gümüş gerdanlıktır

hazalım seni sevmek

Sahra’da yağmur altında sırılsıklam kesilmek

ve Sarıdeniz’de kuraklıktan kasılıp kavrulmaktır

sevmek hazalım seni

Harlem’de mavi gözlerle sarı saçlarla

Pretoria’da simsiyah bir vücutla dolaşmaktır

Seni sevmek, hazalım

Fırat’ı tersinden akıtıp Karadeniz’e dökmektir

hazalım seni sevmek

Tel – Aviv’de müslüman

Berlin’de yahudi olmaktır

seni sevmek bil ki

Ayn – Zeliha’da balık tutmak

ve güzelliğin karşısında

bir yengeç gibi hareketsiz kalmaktır Eğirdir kıyılarında.

Seni sevmek, hazalım

kız çocuklarının ayağında kırmızı papuçlardır

ve çizmelerine kar doldurmaktır erkek çocuklarının

hazalım seni sevmek

Dicle gibi dul kalmaktır Hasankeyf geçidinde

türküler yakmaktır Kızılırmak gibi delikanlı

güzel atlara binip kanat açmak

ve bir bulut gibi yol almaktır Kapadokya semalarında

seni sevmek, hazalım

bir asker gibi üşümektir Leningrad önlerinde

bir tank gibi dalmaktır Prag sokaklarına

bil ki seni sevmek

bir elinde güllerin dikenlerini

bir elinde dikenlitelleri tutmaktır

seni sevmek inan ki

namlunun ucunda açan gülü koklamaktır Beheşt-i Zehra’da

hazalım seni sevmek

gece boyunca bombalandıktan sonra bir şehrin

minarelerinden yükselen sabah ezanıdır.

Seni sevmek, hazalım

kurşunu arkadan yemektir Melikahmet Caddesi’nde

Cebelitarık üzerinden gemiler sürmektir Endülüs topraklarına

ve nar yetiştirmektir Elhamra avlusunda

seni sevmek, hazalım

önünde seccade

arkanda hayının hançeri

seni sevmek, hazalım

Addis Abiba, Buenos Aires, Kuala Lumpur

ve bir de Çemişgezek

hazalım seni sevmek

kalbimin dili

gönlümün seli

ömrümün gülü

ulemanın piri

Şubat’ın biri

alınlarda toprağın kiri

bir ben olmak benden içeri

hazalım, gözrengini Manavgat suyundan almaktır seni sevmek.

Seni sevmek, hazalım

uğrunda ölümlere gittiğim kutlu dâvâ

ateş, toprak, su ve hava

elem yecidke yetimen feava

hazalım seni sevmek

Kıbleteyn Mescidi’nin her iki kıblesi

yetim bir çocuğun el öpmesi

Molla Mansur’un yitik ülkesi

seni sevmek, hazalım

Şubat, Haziran, Sonbahar

ve bir de Ferverdin.

Seni sevmek, hazalım

su üstüne yazı yazmaktır

hazalım seni sevmek

“cogito ergo sum”

“ex oriénte lux”

“veni vidi vici”

ve bir de “komşusu açken tok yatan bizden değildir”

seni sevmek, hazalım

kar ile doldurmaktır çaydanı

canana adamaktır canı

İbrahim Sediyani’nin dört zindanı

( Diyarbakır / Tahran / Nairobi / Brüksel )

ve dördünü birden bir arada yaşayabildiğim

yeryüzündeki tek şehir olduğu için

kendimi yalnızca İstanbul’da özgür hissetmektir.

Seni sevmek, hazalım

kucağında kitapla doğmak

ve elinde kalemle ölmektir

hazalım seni sevmek

dünyanın neresine gidersen git

yine de Üsküdar sahilini özlemektir

seni sevmek, hazalım

günahımdır rüzgar gibi yüzüme çarpan

ve sorumluluğumdur dev dalgalar gibi üzerime üzerime gelen

hazalım seni sevmek

görmediğini varmış gibi sevmek

ve sevdiğine yokmuş gibi davranmaktır.

Seni sevmek, hazalım

hani büyük kırmızı güllerin kenarları siyah

ve sanki yanmış olur ya

hani mağara ağızlarında kılıç gibi sarkmış buzların

üzerine çamur lekesi yapışır ya

hani yağmura yakalanınca

bir tane yağmur damlası

çocukların burun ucunda asılı kalır ya

hani ümitlerini yitirip de bitkince oturunca toprağa

düşüncelere dalınca kendini kahredercesine

farkında olmadan elindeki çubukla toprağa

bir şeyler çizersin ya

hani ateşin rengi bazen maviye çalar

bazı göller kurdun gözleri gibi yemyeşil olur ya

inan ki, sana şiir yazmak kadar zordur hazalım

seni sevmek.

Share on Facebook

Mestim bu gece sen de bana mest olarak gel

Posted: 9th Mayıs 2012 by admin in Genel

Mestim bu gece sen de bana mest olarak gel
Peymane-i şevkim gibi sevda dolarak gel
Bilsen ne kadar döktü firakınla gözüm yaş
Ey şuh, şu solan ruyimi gör de solarak gel

Beste: Lavtacı Ovrik Kazasyan
Makam: Hicazkar
Usûl: Curcuna
Seslendirenler: Güzin Değişmez – Adnan Çoban

Share on Facebook

oylesine ama ilginc

Posted: 2nd Mayıs 2012 by admin in Genel

turkce karakterleri olmayan bilgisayar klavyesine alismaya calisirken farkettim de, yazmak, baskasinin sana bakmasina musade etmek hatta bazen bakmasi icin onu davet etmek gibi birsey. bu mesele derinlesirse, saniyorum ki, spor salonlarina giden erkeklerin ve dekolte kiyafet giyinen kadinlarin bilinc altina isik tutmus hatta gudulerini ifsa etmis oluruz..
NOT: alttaki muzukle beraber dusunun.

Share on Facebook

Nilüfer & Şebnem Ferah-Erkekler Ağlamaz

Posted: 30th Nisan 2012 by admin in Genel

Erkekler aglamaz. Hepsi bu kadar..

Share on Facebook

ARABESK DİL ANLAYIŞININ ELEŞTİRİSİ

Posted: 9th Nisan 2012 by admin in Genel

“kimin yüzünü çevirdiysem
hüznü de sevinci kadar ıskarta…”
İsmet Özel

Fikri gelişimin zirve yaptığı hatta ideolojileşen düşüncelerin, insanların birbirinin kanını akıtacağı ortamlara sürdüğü cumhuriyet tarihinde, genç kuşağın enerjisini, “ruhunu”, gücünü ve sağlığını hücrelerde tüketmesinden sonra şehirleşmenin de getirdiği hayatsal parçalanmalar neticesinde dilimiz arabesk dönemine girdi.

Dilin soysuzlaştığı, anlamsal gücünden yoksun, sadece dilbilgisel bir sisteme dönüştüğü bu dönemde bir dönem tükendi ve yeni bir dönem başladı. Döneme elbetteki damdan düşer gibi girilmedi. Bir yerden bir yere gelindi. Gelinen yer nereydi ve ne sebeple gelindi buraya? Bu sorulara cevaben “genel” itibari ile şunlar denebilir:

Kırsalda ve kentte, belirli bir hayat tarzı olan insanların yaşadığı pek de dışa açılamamış ve kültürel anlamda altından kalkılamayacak kadar ağır bir kültürel sömürgeye dönüşmemiş bir ülkede zor bela yaşıyorduk herşeye rağmen. Dilimiz Arapça’dan ve Farsça’dan aldığı, yüzlerce sene kullandığı ve artık kendi malı haline getirdiği sözcüklerden mahrum olmaya başlamıştı. Yalınlaşmaya, zayıflamaya, gücünü tüketmeye doğru hızla gidiyordu. Eskiler artık eskide kalıyor, tecrübeleri bugüne dolayısıyla da yarına aktarılamıyordu. Göç vardı. Çünkü köyler yakılıyordu, çünkü çiftçi zor durumdaydı, çünkü çocuklarını okutamıyordu, çünkü köy yerinde bile aç kalmaya başlamıştı. Kırsaldan kente büyük hayallerle, büyük umutlarla, küçük hesaplarla, az birikimlerle göçüyordu insanlar. Gelince tam olarak şu oldu: Geldiler, devasa ekonomik çarklar, yabancı hayat tarzları karşısında hezimet yaşadılar. Bağlamından koptukları için çocuklarını kendi aldıkları terbiye ile yetiştiremiyorlardı. Eksik terbiye çocuklarının kimliksizleşmesine, iki kültür,hayat tarzı, inanış, bakış arasında kalmasına, şizofrenleşmesine, içkiye düşmesine vs neden oldu. Dilleri de onlarla birlikte dönüşüyor, evriliyor ama sonuç itibari ile okyanus ortasında su alan geminin akıbetini yaşıyordu. Zira bu evriliş ilerlemeye dönük olumlu anlamda bir değişim değildi, tıpkı değişen hayatların parçalana parçalana silinmesi gibi.

Bu coğrafyada, bu atmosferde yetişen genç nesil de tuhaf bir şekilde okullu oldukça “birbirini doğramaya başlıyordu”. Mahallede birlikte top oynadığı can dostunu birlikte inşa ettikleri safların ötekisinde yer aldığı için dövüyor, anlına namluyu dayayıp tetiği çekiyordu. Kan ve barut kokan sokakları gibi dilleri de ideolojilerin kanlı terminolojileri ile kısırlaştırılmış, kalıplara mahkum olmuş, slogan gibi basit ifadelere tıkıştırılmıştı. Onlar yani düşünen, okuyan, araştıran, entellektüel birikim sahibi olmaya başlamış genç nesiller, delikanlılar kavgalarında, öfkelerinde yalnızca kendi hayatlarını, ailelerinin beklentilerini, vatandaşlarının onlara yükledikleri misyonlarını tüketmiyor aynı zamanda dillerini de parçalıyorlardı.

Yukarıda özetle değinilen durum işte arabesk dediğimiz trajedinin bir diğer yüzünü teşkil eden “hali” doğurdu. Yaşanan onca acılar içki masalarında meze edilip pazarlandı halka kaset kaset “arabesk sanatçıları” tarafından. Meyhanelerde sabahlamalardı o bunalımdan kurtuluşun yegane yolu ve bu marifetti. Daracık kelime dağarcığıyla yazılan şarkılar anlatır oldu artık yüzlerce beyitle anlatılan ruh halini. Ağıt yakmıyordu kimse artık, siyahlara bürünüp evde ve işyerinde taziye kabul ediyorlardı. Çürüttü arabesk, kokuşturdu. Küflendi ruhlar. Birşeyler vardı bu topraklarda insanları acıları olgunlaştırıyordu. Bir hayat tarzıyla birlikte oluşmuş bir üslup vardı, bir dil! Değişen, parçalanan buydu. Bu topraklarda dünyaya kafa tuttukları birşeyler vardı, biri de şiirleriydi. Şiirleri de artık kimliksizleşmişti. Yoktu ki bir yaşlı amca, “Evladım okuma yazma bilir misin?” dedikten sonra aldığı olumlu cevaba “O halde üstüme bir Yunus oku.” desin.

İçi boşaltılan direkt olarak insanın kendisiydi ve dolayısıyla da diliydi. Kokuşturan arabeskten kurtulamadıkça içi boşalan duygularımızın ve doğrularımızın bizi bir yere taşıyacağı yok. Edebiyat sözcüğünü zikrettikçe aklımıza “eskiler” gelmeye devam edecek. Şiir deyince ikinci bir Fuzuli olmayacak. Hep ıskarta olacak hüzünler ve sevinçler. İki yanlış bir doğru etmemeye devam edecek. Kimse ezberlemeyecek şiiri, herkes bir parçasını koparıp onu kullanacak sosyal medya hesabında. Tüketilen nesnelere dönüşmeye devam edecek şiirlerimiz, metinlerimiz, acılardan olgunluğa erişilen bağlamlar olmaktan çıkacak. Kurtulmanın yolu, yanlış veya doğru sahici bir hayatı samimi olduğumuz doğrularımıza sahip çıkarak yaşamaktır.
Saygilarimla..
Eren Ozkaradeniz

Share on Facebook

lise yıllarından (zorlama) bir şiir..

Posted: 25th Mart 2012 by admin in Genel

Meydan okur geceye geceme doğan cemal-ı mah
Güne ya sen doğ ya ben doğacağım deyu

Kara gecede sır olur ol vakit arşta ay
Arz-ı zemine sen güzel ayak bastı deyu

Gökte yıldızlar, deryada mercanlar ışıldar ki
Sen deruni kara çeşminden katre ışık bağışladın deyu

Yağmaz gece hiçbir vakit semadan yek zerre su
Ol vakit sel olur gece yağmuru, gönlün elemli deyu

Anonim olur da gelmez akla tüm feryad-ı aşık mecnunlar
Ezber ederler çehrenin her zerresini de adını bilmezler deyu
“eren özkaradeniz”

Share on Facebook

Fâriğ olmam eylesen yüz bin cefâ sevdim seni

Posted: 15th Mart 2012 by admin in Genel

Fâriğ olmam eylesen yüz bin cefâ sevdim seni
Böyle yazmış alnıma kilk-i kazâ sevdim seni
Ben bu sözden dönmezem devr eyledikçe nüh felek
Şâhid olsun aşkıma arz u semâ sevdim seni
Bend-i peyvend-i dilim ebrû-yı gaddârındadır
Rişte-i cem’iyyetim zülf-i siyeh-kârındadır
Hastayım ümmîd-i sıhhat çeşm-i bîmârındadır
Bir devâsız derde oldum mübtelâ sevdim seni
Ey hilâl-ebrû dilin meyli sanadır doğrusu
Sûy-i mihrâba nigâhım kec-edâdır doğrusu
Râ kaşından inhirâf etsem riyâdır doğrusu
Yâ savâb olmuş veya olmuş hatâ sevdim seni
Bî-gubârım hasret-i hattınla hâk olsam yine
Sıhhatim rûh-i lebindendir helâk olsam yine
Tîğ-i gamzenden kesilmem çâk çâk olsam yine
Hâsılı beyhûde cevr etme bana sevdim seni
Gâlib-i dîvâneyim Ferhâd u Mecnûn’a salâ
Yüz çevirmem olsa dünya bir yana ben bir yana
Şem’ine pervâneyim pervâ ne lâzımdır bana
Anlasın bîgâne bilsin âşinâ sevdim seni

Şeyh Galip

Share on Facebook

KADIN

Posted: 8th Mart 2012 by admin in Genel

Kimi der ki kadın
uzun kış gecelerinde
yatmak içindir.
Kimi der ki kadın yeşil bir
Harman yerinde dokuz zilli
Köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki ayalimdir.
Boynumda taşıdığım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran.
Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal.
O benim kollarım, bacaklarım.
Yavrum, annem, karım, kız kardeşim hayat arkadaşımdır.

Nazım HİKMET

Share on Facebook

Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair

Posted: 6th Mart 2012 by admin in Genel

“Telgrafın tellerini kurşunlamalı’’
Öyle değildi bu türkü bilirim
Bir de içime
-Her istasyonda duran sonra tekrar yürüyen-
Bir posta katarı gibi simsiyah dumanlar dökerek
Bazan gelmesi beklenen bazan ansızın çıkagelen
Haberler bilirim mektuplar bilirim.

Gamdan dağlar kurmalıyım
Kayaları kelimeler olan
Kırk ikindi saymalıyım
Kırk gün hüzün boşaltan omuzlarıma saçlarıma
Saçlarının akışını anar anmaz omuzlarından
Baştan ayağa ıslanmalıyım
Gam dağlarına çıkıp naralar atmalıyım.

İçimde kaynayan bir mahşer var
Bu mahşer birde annelerinin kalbinde kaynar
Çünkü onlar yün örerken pencere önlerinde
Ya da çamaşır sererken bahçelerinde
Birden alıverirler kara haberini
Okul dönüşü bir trafik kazasında
Can veren oğullarının.

Bir de gencecik aşıkların yüreklerini bilirim
Bir dolmuşta yorgun şoförler için bestelenmiş
Bir şarkıdan bir kelime düşüverince içlerine
Karanlık sokaklarına dalarak şehirlerin
Beton apartmanların sağır duvarlarını yumruklayan
Ya da melal denizi parkların ıssız yerlerinde
Örneğin Hint Okyanusu gibi derin
İsyanın kapkara sularına dalan.

Nice akşamlar bilirim ki
Karanlığını
Bir millet hastanesinde
Dokuz kişilik kadınlar koğuşu koridorunda
Başını kalorifer borularına gömmüş
Beyaz giysilerinden uykular dökülen tabiplerden
Haber sormaya korkan
Genç kızların yüreğinden almıştır.

Bir de baharlar bilirim
Apartman odalarında büyüyen çocukların bilmediği bilemeyeceği
Anadolu bozkırlarında
İstanbul’dan çıkıp Diyarbekir’e doğru
Tekerleri yamalı asfaltları bir ağustos susuzluğu ile içen
Cesur otobüs pencerelerinden
Bilinçsiz bir baş kayması ile görülen
Evrensel kadınların iki büklüm çapa yaptıkları tarla kenarlarında
Çıplak ayakları yumuşak topraklara batmış ırgat çocuklarının
Bir ellerinde bayat bir ekmeği kemirirken
Diğer ellerinde sarkan yemyeşil bir soğanla gelen.

Yazlar bilirim memleketime özgü
Yiğit köy delikanlılarının
İncir çekirdeği meselelerle birbirlerini kurşunladıkları
Birinin ölü dudaklarından sızan kan daha kurumadan
Üstüne cehennem güneşlerde göğermiş mor sinekler konup kalkan
Diğeri kan ter içinde yayla yollarında
Mavzerinin demirini alnına dayamış
Yüreği susuzluktan bunalan
İçinden mahpushane çeşmeleri akan
Ansızın parlayan keklikleri jandarma baskını sanıp
Apansız silahına davranan
Nice delikanlıların figüranlık yaptığı
Yazlar bilirim memleketime özgü

Güzler bilirim ülkeme dair
Karşılıksız kalmış bir sevda gibi gelir
Kalakalmış bir kıyıda melül ve tenha
Kalbim gibi
Kaybolmuş daracık ceplerinde elleri
Titreyen kenar mahalle çocukları
Bir sıcak somun için, yalın kat bir don için
Dökülürler bulvarlara yapraklar gibi.

Kadınlar bilirim ülkeme ait
Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak
Göğüsleri Çukurova gibi münbit
Dağ gibi otururlar evlerinde
Limanlar gemileri nasıl beklerse
Öyle beklerler erkeklerini
Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.

İsyan şiirleri bilirim sonra
Kelimeler ki tank gibi geçer adamın yüreğinden
Harfler harp düzeni almıştır mısralarında
Kimi bir vurguncuyu gece rüyasında yakalamıştır
Kimi bir soygun sofrasında ışıklı sofralarda
Hırsızın gırtlağına tıkanmıştır.

Müslüman yürekler bilirim daha
Kızdı mı cehennem kesilir sevdi mi cennet
Eller bilirim haşin hoyrat mert
Alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır
Her kırışığı sorulacak bir hesabı
Her çizgisi tarihten bir yaprağı anlatır.

Bütün bunların üstüne
Hepsinin üstüne sevda sözleri söylemeliyim
Vatanım milletim tüm insanlar kardeşlerim
Sonra sen gelmelisin dilimin ucuna adın gelmeli
Adın kurtuluştur ama söylememeliyim
Can kuşum, umudum, canım sevgilim.

Erdem Beyazit

Share on Facebook

Ve andolsun söz anlaşılmak için yetersiz..

Posted: 25th Şubat 2012 by admin in Genel

Beyaz sigara dumanının karanlık mavilere bezendigi şu an ay kadar güzeldir diye methiye düzüp içten içe yanarken bir sigara gibi özlemini tüm benliğimde hissedeceğim bir aşka.. Yok hayır aşktan öte bir sevgiye.. Belki de koca bir hiçe ihtiyaç duyarken yazacağım bir çift satıra duyduğum duyamadığım. İhtiyaç ve dayanılmaz yakınlık hayatın sadece küçük bir figürüyken bile ezebiliyor beni..
Bundan kurtuluşun yolu ölmek, histen arınmaksa şayet; firaz-ı zirveyi sinayı kahra yükselerek oradan, oradan düşmek ölmek istiyorum ben de na-ümid bir adem olarak Haşim gibi..
Satirlara hapsolmak veyahut satırlara sığınmak; çığlık ile sukut arasındaki “hece” farkı kadar katremsi ve mananın anlamı kadar dev.. Şu lahza, ılık nefes kadar hayat dolu toprak kadar ölü bir söz buzdan kılıçlar gibi yırtıyor kalbimi, parçalıyor bedenimi. Çetin bir kayaya tırmanmak kadar zor nefes almak.
Anlaşılmak için içten hesaplı kalpleri cehennemin en dibine yollamak elzem, sözü anlamak için çaba yersiz.
Ve andolsun söz anlaşılmak için yetersiz..

Share on Facebook